Canlı Kalma Sanatı

Posted on Posted in Öykü

Cansız nesnelerle arası iyi olmayanlar. Özellikle androidlerle falan yaşam sürmeye çalışıp, hüsrana uğrayan bireyler. En basitinden alarm. Uyumak istemezsin ya hani, işte bu durumda devreye girer bunlar ama, anlatamazsın kimseye. Anlatamazsın ki, uykunun tutmamasını. Saçmalayan insanlar tanırsın, kendin başta gelmek üzere…

Kore Gazisi kadar yorgun, Hitler kadar sinirli olamazdı.  Kahvaltı etmek zor geliyordu. Tekrar taktı kulaklığı. Hissedebiliyordu kan akışını, derinlere kadar. “Şarjım bitse de kurtulsam” dediği zamanların aksine, bitmesin diye yalvardığı an canlandı kafasında. “Ben ilişki yaşadığımdan bile emin değildim, öyle geçiyordu sadece.”  dedi ve pencereyi açtı. Hatta zorladı bir an, kırıp atmak istedi.

Pencerede bir kedi gördü. Sanki ölümü bekliyordu. Ağlamak için, çığlık atmak için bir patlama noktası arıyordu. Kedi çoktan girmişti çöp konteynırının içine. Ağlayacaktı, yapamadı. Elindeki birkaç parça krakeri attı, günah olduğunu bilse de. Karnı doyacaktı… Ve günler halen boktan geçmeye devam ediyordu. Değiştiremiyor olsa da, sabaha alarm kurmuştu, yani şu an içinde bulunduğu zamana. Ayakta uyuyordu resmen. Ardı ardına gelen canlı paradigmaların, yeni ritüellerin habercisi olduğunu hatırlatıyordu.

Kavram karmaşası yaşamaya başladı. “Olay sürekli bir yerlere kayıyor, farkında mısın?” sözleriyle doluydu beyninin her hücresi sanki. Bir an öyle hissetti. Yatağına oturdu, birkaç saniye daha beynindeki algoritmaları düşünmeye başladı. Dizüstü Bilgisayarı’nı açtı. Yazmak için bir an tereddütte bulunsa da, kendini ikna etmeyi başardı:

“Merhaba. Mektup falan yazacaktın, unutma. Birkaç aylık ilişkimizle ilgili söyleyemediklerini elden verecektin. Olmayan bana mı göndereceksin artık?” Durdu bir an.”Bunları yazmalıyım” dedi. Bir sigara yaktı. Açtı ama. “Kaf Dağındayım! Günaydın! Tekrar günaydın, tekrar, tekrar… 312 saat sonra bi’ şeyler düşünmeye başlıyorum, evet yanlış duymadın.”

“Bunları yazamam, bariz çocukça.” dedi ve silip devam etti:

“Geçen gün bir kabus gördüm: Salonun en başında, yani odama 3-4 metre ilerideki mutfaktan içeriye giriyorum. Gece’nin bir saati tabii. Zifiri karanlık! Nedir bilmiyorum ama, bir şeye işaret olduğundan eminim. Kapının arkasında karga büyüklüğünde, kaplumbağa gibi içine kapanmış bir güvercin! Bir uyandım, terler içinde kalmış haldeydim. Hayatımda bu kadar duygusallıştığımı hatırlamıyorum, ki ben niye duygusallaşayım ki? Gerçi bir dönem gereksiz depresonya giriyordum ama, o bunlardan biri sayılmaz ki.

Dağılalım dediğinde, selam verip de sabaha kadar konuşmamış olsaydık, dediğim günler yaşadım. Seni her anlamda engellediğimi biliyorsun. Üzülüyorum buna. Düşüncelerimize saygımız yoktu. Yalnızlıktan haz almaya devam ediyorsam, sorun bende mi?

Sorun bende tabii. Egoistin tekiyim, bir aptalım belki de. Bana senin gibiler için sınavlar ölçüt olamaz demiştin, falan. Belki sen de benim gibi gülümserdin. Bu şebekleşmelerimi görebilseydin şu an. Evet, ilgi çekmeye çalıştım, bu onlardan biri değil sanıyorum.

Çok geç, biliyorum. Elbet bir gün karşına çıkacağım, o gün aynı çocuk olmayacağım. Her zaman beynimi kemiren duyguların sahibi olacaksın. Kin tutmayalım birbirimize, lütfen. Son birkaç şey söyleyip dağılacağız, tamam mı?

İyi sabahlar olsun…”

“Şimdi uyuyabilirim.” dediğini anlarda cevap geldi: Efendim?

Sarhoşluğa bestelenmiş bir ıslık gibi: “O gün ölmediğin içindir, bugün yaşıyorsun; o gün ölmediğim içindir bugün yazıyorum.”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *